Atalarının bir zaman vurulup koynuna aldığı ay tenli, güneş saçlı kızlardan yadigar beyaz tenleri güneş yanığı, sarı saçları toprak lekeli; gökyüzünü yorgan, toprağı döşek edip yatar, doğuya hasretle, batıya merakla bakarlardı. Ne bir orman dindirmişti yeşil hasretlerini, ne bir gölde suya kandı sonsuz susuzlukları. Yine de, bir gün bulacakları uçsuz bucaksız; göller, ırmaklar, ormanlarla dolu kutlu diyarın bir işareti, belki yansıması olarak gördükleri bu ülkede bir süre daha kalmaya karar vermişlerdi. Batıda bulmayı düşledikleri kutlu diyara bir gün mutlaka erişecekleri hayaliyle içleri hep tedirgin, atları hep heyecanlı, gözleri hep ufuktaydı. Bütün ağaçları tanıyınca, bütün sulardan tadınca, bütün çayırlarda at koşturunca, göçme vakti gelecekti buradan da; yemişi toplanmamış ağaçların, suyu tadılmamış göllerin olduğu yöne doğru.
Kıpçak töresidir, atın yuları salınsa, ak sakallı atadan dua alınsa, uğurlarken ardınca kopuz çalınsa, ölmek olur dönmek olmaz. Diyarın bütün ormanları, gölleri geride bıraktıkları bozkır kadar tanıdık gelinceye dek erler atlandı, yaman pusatlandı, sanki kanatlandı; sürdüler ülkenin içlerine doğru.
Kondukları diyarın erleri bozkırın çocuklarına benzemiyordu, saçları kara, benizleri soluk, bakışları donuktu. Ay desen aydan güzel, gün desen günden parlak kızlar bu diyarda doğmuyordu da; ormanları yeşerten, gölleri dolduran o kutlu yağmurlarla bahşediliyordu sanki ülkeye. O mizacı sert ve soğuk, sesi kart ve boğuk; bakışı donuk, yüreğinin ateşi sönük adamların karısı, kızı, anası olamazdı bu periler.
Yine de erkektiler, kılıçlarını çektiler, gözlerini kan bürüdü, yerinden yekindi onca soluk benizli, düşman üstüne yürüdü. Kıpçak atlarına karşı durdular, geniş döşlerine kargı vurdular, kanın kokusuyla kudurdular, yaman uğraş oldu yeşil çayırlarda. Kişi çadırda doğar çayırda ölür Kıpçak töresince, ölmek tükenmek değil sonsuza ucalmaktı, asıl tükenmek olan yatakta kocalmaktı, ölümden korkmak alçaklık, alçalmaktı. Ulu Tanrı bir onlara verdi, bir bozkır çocuklarına, bir savaş olmadı bin uğraş oldu, nice çayırda hendekler kızıl kan doldu, nice yıldız gibi parlayan göz kapandı, soldu.
Balamir bin akının birinde, kurt dişinden tılsımı kalbinin üzerinde, hep uğraşın en çetin, en kanlı yerinde vuruştu. Dokuz düşman tepeledi, dokuzunu yaraladı, yalın kılıç döne döne ciğerini paraladı; ulu Tanrı'nın bir bildiği var, Balamir'e bir gürz değdi, yazgısını karaladı. Bir yiğit düşmekle savaş mı biter, ölenin yerine yenisi yeter; Balamir düştü de bitmedi savaş, akından akına sürdü Kıpçaklar atlarını, başka başka yiğitler kuşandı pusatlarını. Denir ya ulu Tanrı'nın bir bildiği var, Balamir öylece yattı, aldığı dualar korudu ilişmediler, toynakların altına ezilmedi.
Ay mı geçti yıl mı geçti, bilinmez kaç zaman sonra açtı gözünü Balamir, akı karayı seçti. Savaş başka yerde devam etmek üzre göçmüştü o civardan, mahrum etmeye nice yeni yiğidi bir mezardan. Şöyle bir yekindi, doğruldu yerinden silkindi, ezilmiş tolgasını sağa fırlattı, kırılmış kılıcını soluna attı, savaş meydanına şöyle bakındı. Ölüm soya bakmaz, boya bakmaz, huya bakmaz kişioğlunun ezelden düşmanıdır; kara saçlı, sarı saçlı, çekik gözlü, soluk yüzlü demeden nicesini kıpırtısız koymuştu meydanda. Yüreği sızladı, biraz daha izledi, tiksindi akbabalardan ağır aksak uzaklaştı oradan.
Bir adım mı bin adım mı, bir ok atımı belki de, az gitti uz gitti, bir pınar buldu çöktü. Belli belirsiz kan kokusu geliyordu uzaktan, yine de kana kana içti suyu kirlenmemiş kaynaktan. Pınara yarenlik eden bir kayının altına uzandı, ulu Tanrı'nın adını andı, ne yapacağını bilemez halde, kafasının içinde hala çeliğin çınlaması, öylece yattı.
Balaca yiğidin yüreği bunlu olur, feleğin de her işi oyunlu olur, Kıpçak balası böndür iyiyi bilir kötüyü bilmez, feleğin eline oyuncak olur. Sürüden ayrılan koyunu kurt kaparsa, av kolundan ayrı düşmüş kurt koyuna eğlence olur, köpeğin diline düşer, kötü dinli yağının eline düşer. Balamir ne etmeli bilemez, ağlasa erkektir gülse gülemez, karabasan dolu bir uykuya daldı. Düşünde avaz avaz çığlıklar duydu, bir o yana, bir bu yana döndü durdu. Yadırgı bir diyarda yabancıydı, bütün varı yoğu bileği ve yüreğinde Tanrı inancıydı.
Yerin kulağı varsa yelin sesi vardır, Balamir uyandı ki yel ona fısıldıyordu, yiğit yüreği ürperdi, bu uğursuz sese kulak verdi, Tanrı'ya sığındı yazgısını kabullendi bekledi. Ay yüzlü konçuyların sesiydi bu, karşı konulmaz güzellerin "gel..." demesiydi bu, Kıpçak balası güzele düşkündür, sese doğru ağır aksak yürüdü. Bilmezdi ki "iele" der kamlar bu sese, her kim kapılsa bu perilerin esinlediği hevese, artık yaşayanların arasında adı anılmaz, ulu Tanrı'yla konuşan kamlar böyle söyler, yanılmaz. Balamir nerden bilsin daha toydu, erkekliğin zirvesinde bir yiğitti, sesi duydu, çağrıya uydu.
Vardı bir ormana ki ay desen aydan güzel, gün desen günden parlak güzeller bir su başında oynaşır, pınara gözlerinden yıldız düşer kaynaşır; hem gülüşür hem elleriyle ona gel eder, yenice erkek olmuş bir bozkırlıyı elbet del'eder. Yetti aralarına karıştı, sandı başına kem işler açan yazgısıyla artık barıştı, bilmedi ki bu da feleğin bir başka oyunudur.
Binbir güzelliği bin güzelle bölüşürken, su başında yır söyleyip gülüşürken, hava bozdu, rüzgar tozdu, kızlar azdı, gök karardı, Balamir'in benzi sarardı. Orman uğul uğul uğuldadı, sular uğru uğru çağıldadı, Balamir'in aklı çıktı, iele'nin meşum sesi çarptı onu yere yıktı. Ne tolgasını un ufak öğüten gürzün gücü, ne balalığında ebesinden dinlediği nağıllardaki öcü böyle sarsmamıştı çifte su verilmiş zağlı kılıçtan kavi yüreğini. Kızlar sele karıştılar, yele karıştılar, sese dönüştüler başına üşüştüler uğul uğul bir bela olup aldılar götürdüler Balamir'i ormanın içlerine.
Iele ki bu diyarın Kıpçaklardan öcüydü, onları yaratan bu ormanın gücüydü. Ölen erlerinin yasından tükenen güzeller erir, yiter, solar, sonsuz bir hışımla dolar iele'ye dönüşürdü. Güzel güzele kavuşsa destan olmaz, yır olmaz, yahşi Kıpçak erkeklerine gökçek periler de yar olmuyordu böyle. Ölen soluk benizli, kara saçlı kan bürümüş bakışlı erkeklerin gökçek kadınları, kızları yasla tükeniyor, bir ecenin ellerinde şekilleniyor, ateşe suya toprağa hükmeden bir öte dünya kaçkını orduya dönüşüyorlardı.
Az gittiler uz gittiler, uğursuz uğursuz gittiler, Balamir'in eli ayağı boşaldı, ölmüş gibi kaldı, yazgısına boyun eğdi bıraktı kendini. Malina derler adına, iele denen nice bin kadına ecelik eden perinin huzuruna götürdüler, eğilmemiş ak alnını zorla toprağa sürdüler. Balamir'in dili çözüldü, dedi:
Bilmedim Tanrıça mısın
Ey Ece, yoksa peri mi?
Gözlerinden akan efsun
Oda yaktı içerimi
Ece dedi:
Ben bir basmacı kızıyım
Bu yurtta tuttum yerimi
Düşmanın amansızıyım
Her kim kırdıysa çerimi
Balamir dedi:
Bizlerden de öldü nice
Tanrı dilemiş böylece
Suç bulma bende ey ece
Gel dağlama ciğerimi
Ece dedi:
Affım yoktur, halin yaman
Alev alev, duman duman
Yakma diyorsan o zaman
Geri getir pederimi
Balamir dedi:
Ece, bu iş erkek işi
Şeref için ölür kişi
Getirmez ölüp gitmişi
Benim yüzsen de derimi
Ece dedi:
Bizim ne suçumuz vardı
Herkes keyfince yaşardı
Her biriniz canavardı
Yaktınız beldelerimi
Balamir dedi:
Biz açken siz tok yattınız
Türlü nimetler tattınız
Malınıza mal kattınız
Kıskandırıp erlerimi
Ece dedi:
Ben öcümü alacağım
Böyle rahat bulacağım
Ey Balamir, salacağım
Üstüne yüz bin perimi
Balamir dedi:
Bu savaş ne bizle başlar
Ne bizimle biter yaşlar
Duracaksa tüm savaşlar
Razıyım ben, kes serimi...
...
Derler ki, Malina Ece merhamete geldi, Balamir nedamet getirdi, barış edip bakıştılar, kalpten kalbe akıştılar; iele gücünü yitirdi dinince Ece'nin öfkesi, kesildi diyarda uğuldayan yas tutan kadınların ölümcül sesi, eceyle oğlan birbirlerine vuruldular, yine derler ki, yakıştılar.
O çağdan bu çağa ne gökyüzüyle konuşan kamlar kaldı, ne yele sızan, ordu bozan iele. Kıpçak balası Balamir ve orman ecesi Malina'nın efsanesi dilden dile dolaştı, iele'nin namı ta Binboğa'ya ulaştı. Ebelerin dilinde bir nağıl oldu, balalar geceleri bu öyküyü dinledi, sıcak yaz geceleri bu öyküyle serinledi.
"M. Bahadırhan Dinçaslan"
Çizimler: Mustafa Demir
Notlar :
Rumen folklorundaki "iele" inanışının "yel" kelimesiyle alakalı olabilme ihtimali ile alakalı, ufak ve büyük ölçüde başarısız bir öykü denemesi.
İnsan büyük hayal kırıklığına uğruyor, çok daha görkemli ve vurucu tasarladığı bir öyküyü, yeteneksizliğinden dolayı kısa kesince. Yine de, çöpe atamadım, kıyamadım.
--
Sevgili Selma Guaşe'ye, yüreklendirici yorumları ve aşıladığı şevk için teşekkür ederim.
Sevgili Mălina Iorga zaten hikayenin içinde bir karakter oldu artık, yine de adını bir kez daha anmak, teşekkür etmek istiyorum. Mulţumesc!
Üstad Mustafa Demir hikaye için yaptığı çizimlerle beni tarifin ötesinde mutlu etti, kendisine binlerce kez teşekkür ederim.
Son olarak;
"Iele-Bir Akın Öyküsü" Üzerine bir kaç söz...
"Türk" kavramına ve Türk Tarihi'ne romantik; tebliğden uzak, telkine yakın bir bakışla yaklaşmaya çalıştığım, kör-topal şiirlerim ve yazılarımı okuyanlarca malumdur.
Sevgili Mălina Iorga bir sohbetimizde "iele" batıl inancı hakkında konuşurken, "iele"nin Türkçe "yel" kelimesi ile alakalı olduğuna dair teorilerden bahsedince, uzun zamandır tasarladığım destan için gerekli kıvılcım, çakılmış bulundu. Tasarladığım şey şuydu ki; "Türk"ü ve Türk'ün batıya göçünü/fetihlerini içeriden ya da dışarıdan bakan gözlerle değil, her iki cepheden aynı anda bakan gözlerle, sanat değeri taşıyan bir suni destan ya da uzun manzum öykü şeklinde yazmak istiyordum. Tabii, içinde "ben" de olmam lazımdı, zira makale yazmak için salt bilgi belki yeter ama ortaya "sanat eseri" koymak istendiğinde "duygu"nun yoğunluğu önemlidir. Yine, benim sanat anlayışımı taşıyan bir şair için elzem olan bir başka şey de, konunun "bireysel" gerçeklik taşımasıdır. O gerçekliği de, biz sağladık, Mălina ve ben...
Belki Tolkien'in yaptığı şeyden etkilenerek, onunki kadar hacimli olmasa da; biraz Dante ve Milton'un yaptığına öykünerek, gerçekler üzerine temellenmiş hayali bir mahiyet arzeden suni bir destan yaratmaktı amacım. Üzülerek gördüm ki, bunu başarmak için henüz çok "çiğ" yeteneğim. Ancak, çapımın elverdiği ölçüde bir şeyler koydum, ileride "piştiğimde" geliştirmek, evrilmesini sağlamak için.
Önemsiz de olsa, şimdilik müstakbel destanımın tohumluk buğdayı sayılabilecek bu küçük öykünün içindeki öğelerle ilgili bir kaç şeye değinmek istiyorum.
Bugün Romanya dediğimiz ülkenin coğrafyasını seçmemin sebebi, yukarıdan anlaşılabilir. Romanya sözü öyküde geçmiyor çünkü o zamanlar o terim kullanılmıyordu, Dacia ya da Wallachia deniyordu, büyük ihtimalle.
Kıpçakların "akın"ını seçmeme gelince... Öykünün erkek kahramanı, "ben" olmalıydım, bir şekilde. Elbette ki Kıpçak değilim ve hiç bir akına katılmadım; ancak kahraman benim başka zaman ve mekanda yansımam olmalıydı. Kıpçaklar Türk gurupları içinde erittiğimiz indo-avrupalılardan miras bir sarışınlık taşırlar. Ben de, anne tarafından Çerkes olmakla, indo-avrupalı mirası taşıyorum, sarışın değilsem de. Bu yönleriyle, bana daha "yakın" geldiler.
Balamir, ortaokuldan beri öğrenegeldiğimiz, batıya göçen Hunlar'ın reisi. Batıya göç kavramının simgeleşebileceği bir isim olarak gördüm onun adını, bu yüzden. Ki, adının "Bahadır" adı ile fonetik benzerliği de, önemli bir etkendir.
Rumen erkeklerini tarif ettiğim bölümlerde esin kaynağım, kaçınılmaz olarak Vlad Tepeş'tir.
Rumen kızlarının güzelliğine yaptığım bütün övgüler de, kafamdaki Rumen kızı imgesinin oluşmasında yegane kaynak olan Mălina Iorga'ya gidiyor, bütün içtenliğiyle.
Bu çalışmaya başlarkenki dileklerimden bir diğeri de, Tolkien gibi; diğer şairlerin, yazarların, ressamların ilham alabileceği bir "kaynak" yaratabilmekti, sevgili Mustafa Demir bu dileğimin beklediğimden erken gerçekleşeceğine dair bir ümit verdi, kendisine teşekkür ederim."
"Balamir"
Not: Bu öykü "Siyah Beyaz Kültür ve Sanat Platformu" 4. sayısında da yayımlanmıştır.




